İçeriğe geç
  • Dolar 49,3979 ▲ %0,03
  • Euro 55,6494 ▼ %0,18
  • Sterlin 65,3956 ▼ %0,16
  • Gram Altın 6.644,78 ▲ %1,51
  • Çeyrek Altın 10.816,51 ▲ %1,07
  • Gümüş 96,37 ▲ %2,79
  • Bitcoin 4.083.496 ▲ %0,20
  • BIST 100 12.265,98 ▲ %0,43

Kültür-Sanat

Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Okumaya değer üç kitap eleştirisi 11.10.2026 Diken Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi. The post Okumaya değer üç kitap eleştirisi appeared first on #site_linkat 11.10.2026 .

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

- Tanıl Bora'nın 'Sarıldım Çiftliği' adlı Ahmet Güntan romanı eleştirisi (Can Yayınları).

- Banu Yıldıran Genç'in 'Kuzenler' adlı Aurora Venturini romanı eleştirisi (Çeviren: Seda Ersavcı, Siren Yayınları).

- Merve Koçak Kurt'un 'Unutulmanın Gagavuzcası' adlı Ahmet Karadağ öykü kitabı eleştirisi (Muhtelif Kitap).

Ahmet Güntan'ın bu yılın başlarında yayımlanan Sarıldım Çiftliği (Can Yayınları) bir şair romanı. Mensur şiir falan değil, fakat bünyesinde bir şiirsellik var. "Beni Yunus Ayvaz diye bilin" cümlesiyle başlıyor. Moby Dick'in ilk 'kült' cümlesini hatırlatarak ("Bana Ishmael deyin.") ve "Anadolu bilgeliği" figürlerinden adeta jenerik bir isim devşirerek…

Tıpkı Ishmael gibi, Sarıldım Çiftliği'nin anlatıcısının kendini takdimi de, 'gerçek' kimliği-kişiliği ile arasına bir dolayım, bir farklılık ihtimali koşuyor. Nitekim Yunus Ayvaz, şehirdeki "hayatsız, hikâyesiz, tuzu kuru" yaşamını geride bırakarak adeta yeniden doğmaya azmeden birisi. Alt ben tahtındaki iç sesi Sümbül başlı başına, "Yunus diye görünen" adamımızın farklı bir ihtimalini temsil ediyor.

…

Romanın, aslında bir arka plan dekorundan ibaret olan bir motifiyle meşgul olacağım: Seçim ve seçmenler…

Yunus Ayvaz, geçmişinden kopmak üzere yola henüz düzülmüşken, ilk vasıl olduğu köyün kahvehanesine oturduğunda, etrafta asılı bayraklar dikkatini çeker. "Hayrola, bu bayraklar ne?" sorusuna, "Sen nerede yaşıyorsun?" karşılığını alır: "Seçim varmış; benim haberim yoktu." Kahveci, "insanların iki parti arasında seçim yapacaklarını, köyün ikiye bölündüğünü" söyler.

Köylüler "Senin seçimler başka, sen başka seçimin seçmenisin," diye dalga geçerler. Yunus Ayvaz, kendi zihninde onaylar bunu: "Ben seçimimi yaptım. Her şeyi bir daha konuşmamak üzere geride bıraktım. Geçmişten kalanı yanıma almadım." Seçimler, siyaset, onun geride bıraktığı hayatın, "büyüklerin kaçıp gittiği dünyası" dediği dünyanın, kendi aydınlanmasına giden kopuşun bir veçhesidir.

…

Fakat kendisinin sahiden umurunda değildir: "Kim neyi seçiyor – bununla ilgilenecek değildim. Eğer onları dinleseydim büyüklerin düzen kurma ihtiyacını anlamak için beyhude zaman kaybedecektim." Nitekim, "Seçim bayraklarını göstererek siz hükümeti seçmeden ben kaçarım," der köylülere.

Sayfalar (günler) sonra, kulağına yine seçim çalınır. "Tuttuğu parti" seçimi kaybeden muhtar hakkında, "seçimde parti desteklediği için" soruşturma açıldığını öğrenir. "Hayret, demek ki seçim bitmiş," diye düşünür. Sonra başka bir sohbette "Ne oldu, kazandınız mı?" diye sorar birine, "Hayır, alıştık kaybetmeye," karşılığını alır. Başka birisine, "Memnun musun seçtiğinden?" sorusunu yöneltir. Onun "Benim seçtiğim kazanmadı," cevabına, şu yorumu yapar: "Bu seçimlerde hep başka birileri mi kazanıyor diye sordum."

…

Sarıldım Çiftliği'nin fonunda ince bir sis gibi süzülen, seçmenlik 'durumuna' dair bu hicviyeyi neye yormalı? Siyaset bıkkınlığına, "seçimlerden umudunu kesmeye" mi? Veya, esastan, yazarın başka bir kitabındaki aforizmasıyla siyaseti "boş bir heves, pis bir salya" sayan bir anti-politik sinizme mi?

Tanıl Bora'nın Birikim'deki yazısı

Aile romanlarına bayılırım. Okurken kendimi o aileden biri gibi hisseder, bir süre sonra okumuyor da yaşıyor gibi olurum. Geçtiğimiz günlerde okuduğum "Kuzenler" ise gerek anlattıkları gerekse anlatım tekniğiyle daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Daha çok Müge Anlı programı izler gibi bir halde bitirdim romanı. Üstelik yazarın bu kitabı yazış hikâyesi de çok garipti.

…

"Kuzenler"i okuyup bitirdiğimde şöyle bir post attım: "Palu Ailesi'nden bir çocuğun olan biteni komik bir biçimde anlattığını düşünün…" Gerçekten de zihinsel ve fiziksel engellilerle dolu bir ailede gizli kalan kürtajlar, cinayetler, ensest ilişkileri anlatmayı seçmiş Aurura Venturini. Seçtiği anlatıcı aileden biri, üstelik disleksik olduğu için anlamamız biraz zor. Cümleler kopuk, sözcükler bazen yanlış, neden sonuç ilişkisi belirsiz, nokta ve virgül konusu kafa karıştırıcı.

…

Ailemiz Arjantin'de, Buenos Aires'in çeperinde yaşıyor. Latin Amerikalılar da bizim gibi aileci olduğu için teyzeler, dayılar, kuzenler gırla… Okulda "dislali" olduğunu öğrenen anlatıcımız Yuna, derslerde çok başarılı olmasa ve disleksisi yüzünden bazen kafası karışsa da içten içe doğru sezgilere sahip. Romanın ilk sayfasından gelecekte yazılıp geçmişi anlattığı anlaşılıyor ama Yuna'nın on iki yaşını anlatmaya başladığı olaylar zinciri, o yaştaki anlatımı ve cahilliğiyle de tutarlı.

Garip altıncı hisleri ve duygusallığıyla resim konusunda çok başarılı olan Yuna neyse ki kendisine kol kanat geren bir öğretmeni sayesinde ilerlemeye devam edecek. (Öğretmense tabii ki bizi hayal kırıklığına uğratacak.) Çekirdek ailede baba yok, çoktan dayakçı ve sert bir öğretmen olan anneyi terk etmiş. Yuna'nın bir yaş küçük kız kardeşi Betina ise ağır omurga bozukluğundan mustarip, tekerlekli sandalyede yaşıyor ve bakımı, yemesi içmesi epey dert.

Banu Yıldıran Genç'in Sanatatak'taki yazısı

Adından başlamalı belki de; "Unutulmanın Gagavuzcası" nasıl "çözülür"? Okumadan öğrenemeyeceğim, bilemeyeceğim… Ad kaderdir, onu biliyorum ama. Sonra kapağa dalıyorum "Okur" olarak… Yeşilin, mavinin, laciverdin, bordonun ve pembenin -biraz da pastel- tonları arasına yerleştirilmiş/aslında gizlenmiş iki kadın figürü…

Birinin yüzü görünüyor ama silik, diğeriyse sırtı bize tamamen dönük. Öndeki yeşilli kadın daha genç, belli; sırtı dönük kadınsa daha yaşlı duruyor, kamburu çıkmış hafiften. Özenle seçilmiş kitabın kapağı da… Güçlü bir hikâyesi var.

…

Birçok isim zikredilmiş öykülerde, seçilen o isimlerin çoğu "sıradan" yaşantıların iz düşümü gibi. Öykü kahramanları "kanlı canlı" duruyor karşımızda. Yine de bir "boşluğu" doldurmuyor onların içlerinden geçenler. Konuşma balonları havada asılı kalıyor. Öyküleri tek tek özetlemeyeceğim; hayır, hayır, onları böyle tanıtmak istemem "Sevgili Okur"a… Hele ki bu "Unutulmanın Gagavuzcası" gibi yazılmış öykülerse…

Yazıya kırkından sonra başlayan bir isim Ahmet Karadağ. Öncesinde heybesini türlü türlü hikâyelerle doldurmuş, o heybeden okuruna kelimeler eşliğinde farklı dünyalar kurmuş sonra. Bir söyleşisinde belirttiği gibi; 'anlatmaya değer bir hikâyesi olduğunu düşündüğünde(n) yazıyor'. Anlatmaya değer olan hikâye, yaşanmaya da değer midir; okumadan öğrenemeyeceğiz.

Ruhun için(d)e gizlenen inceliklerin, perdelerin arasına saklanan ışıkların, aynalardan alınan ilhamların, zamanın tülüne takılan ağrıların, boğazlarda yumrulanan cümlelerin ve suskunluğa dönüşen acıların muhatabı sayıp kendimi; bir okur olarak "Unutulmanın Gagavuzcası"nı, dilindeki kekremsi tadı ve hikâyelerin arasına karışan o yazı "rüyasını" biraz olsun anla(t)maya çalışayım.

…

Ağrılı, sancılı, kanatıcı; fakat o kadar da şifalı bir dille yazılmış öyküler bunlar. Kimi çok uzun -hatta biraz zorlansa novella bile olur- kimi çok daha kısa… Gündelik bir dil de yer alıyor öykülerde yöresel bir dil de 'zamanının ruhu'nu yansıtan ağdalı bir dil de… "Hikâye neyi gerektiriyorsa…"

Merve Koçak Kurt'un Edebiyat Burada'daki yazısı

Kaynak: Diken

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…