İçeriğe geç
  • Dolar 49,7454 ▲ %0,17
  • Euro 55,7839 ▼ %0,05
  • Sterlin 66,6056 ▼ %0,07
  • Gram Altın 6.421,28 ▼ %0,06
  • Çeyrek Altın 10.618,57 • %0,00
  • Gümüş 86,30 ▼ %1,04
  • Bitcoin 4.064.164 ▼ %0,47
  • BIST 100 11.234,39 ▲ %0,12

Teknoloji

Tamer Yazar'dan hipervijilans uyarısı

Tamer Yazar'dan hipervijilans uyarısı

Doç. Dr. Tamer Yazar, sürekli kaygı ve tetikte olma halinin modern insanı tanımlayan bir ruh hali olduğunu, bu durumun toplumsal ve biyolojik nedenlerle kronik bir varoluş biçimine dönüştüğünü belirtti.

Sürekli kaygı duyma ve tetikte olma hali, günümüz insanının ruh ve davranış biçimini şekillendiren temel unsurlar arasında yer alıyor. Geleceğe yönelik belirsizlikler, zihinde sürekli en kötü senaryoların kurgulanması, telefon ekranının durmadan kontrol edilmesi, bedendeki en küçük belirtinin ciddi hastalık işareti olarak algılanması ve daimi bir tehlike hissiyle yaşanması bu durumun yansımaları arasında sayılıyor. Bu belirtiler, kişinin çevresindeki olası tehditlere karşı aşırı duyarlı ve sürekli alarm halinde olması olarak tanımlanan 'hipervijilans' kavramının farklı görünümlerini oluşturuyor. Tehlikeyi erken fark edip hızlı tepki vermek normal şartlarda hayatta kalmayı kolaylaştıran bir mekanizma olsa da, sorun günümüz insanının ortada gerçek bir tehdit yokken dahi kalıcı olarak alarm halinde yaşamasından kaynaklanıyor.

BirGün'de yayınlanan habere göre, nörobilim ve psikiyatri perspektifinden bakıldığında hipervijilans, çağımızın önemli toplumsal ruh sağlığı sorunlarından biri olarak değerlendirilebilir. Beyin, evrimsel süreçte olası tehditleri hızlıca fark edecek şekilde yapılanmış ancak tehlikeyi gözden kaçırmanın bedeli yüksek olduğu için riskleri olduğundan büyük algılama eğilimi taşımış. Bu durum, olumsuz uyaranların olumlu veya nötr olanlara kıyasla daha hızlı fark edilmesi ve daha uzun süre hatırlanması olarak bilinen 'negatiflik yanlılığı' ile açıklanıyor. Modern yaşamda bu mekanizma, tehdit algısının gerçek risk düzeyinin üzerine çıkmasına ve kronik kaygının artmasına yol açıyor.

Sürekli stres altında bulunan bireylerde, beynin tehdit algılama merkezi olan amigdalanın aktivitesinin arttığı, buna karşılık karar verme, planlama ve dürtü kontrolünden sorumlu prefrontal korteksin etkinliğinin azaldığı belirtiliyor. Kronik stres nedeniyle yükselen kortizol ve diğer stres hormonları; dikkat dağınıklığı, uyku bozuklukları, baş ve kas ağrıları, çarpıntı, mide-bağırsak sorunları ve yorgunluk gibi bedensel yakınmalara neden oluyor. Yazar, bireyin ruhsal durumunun sadece kişisel dünyasıyla değil, içinde yaşanılan toplumsal koşullarla doğrudan ilişkili olduğunu vurguluyor. Ekonomik belirsizlikler, güvencesizlik, kentleşme, yalnızlaşma ve geleceğe dair umudun yitirilmesi bireysel kaygının temel kaynaklarını oluştururken, toplum genelinde kolektif bir güvensizlik hissi hüküm sürüyor.

Ekonomik ve kültürel düzenin bireyi sürekli daha fazla üretmeye, tüketmeye ve rekabet etmeye teşvik ettiği ifade ediliyor. Kapitalist sistemin performans odaklılığı, sürekli büyüme beklentisi ve tüketim kültürü; insanın kendini durmaksızın değerlendirmesine ve yetersizlik hissi yaşamasına zemin hazırlıyor. Esnek çalışma modelleri, performans baskısı, sürekli erişilebilir olma beklentisi ve dijital yaşam, bireyi rekabet ortamında yaşamaya zorluyor. İş saatleri bittiğinde dahi işin zihinde taşınması ve dinlenme zamanının verimlilik baskısından kurtulamaması, zihnin tam anlamıyla dinlenememesine neden oluyor. Bu durum, tehdit algısının sadece fiziksel tehlikelere değil, başarısızlık, dışlanma ve geride kalma korkularına da yönelmesine sebebiyet veriyor.

Akıllı telefonlar aracılığıyla dünyanın herhangi bir noktasındaki savaş, afet, ekonomik kriz veya bireysel trajedilerin saniyeler içinde milyonlarca ekrana ulaşması, korku, öfke ve kaygı yaratan içeriklerin görünür hale gelmesine yol açıyor. Sosyal medyanın yarattığı sürekli karşılaştırma kültürü, başkalarının başarıları ve yaşam tarzlarının gün boyu takip edilmesini sağlayarak bireyin kendi yaşamını sorgulamasına neden oluyor. Temel sorunun tehlikenin kendisi değil, tehlike ihtimaliyle sürekli birlikte yaşamak zorunda kalmak olduğu belirtiliyor. İnsan zihni kısa süreli alarm durumlarına uyum sağlayabilirken, sürekli alarm halinde yaşamak biyolojik ve psikolojik olarak sürdürülebilir bir durum değil. Birçok kişinin tarif etmekte zorlandığı yorgunluk, huzursuzluk ve tükenmişlik hissinin arkasında, hiç susmayan bu alarm sisteminin yattığı aktarılıyor.

TürkAta Haber Ajansı
Vatan Haber

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…