İçeriğe geç
  • Dolar 49,3957 ▲ %0,03
  • Euro 55,0965 ▼ %0,44
  • Sterlin 65,3475 ▼ %0,24
  • Gram Altın 6.517,71 ▼ %1,35
  • Çeyrek Altın 10.651,79 ▼ %1,27
  • Gümüş 91,96 ▼ %2,15
  • Bitcoin 4.092.048 ▼ %0,45
  • BIST 100 12.174,66 ▼ %0,62

Kültür-Sanat

Tolga Öztorun'dan bir keşif hikâyesi: Ormanın Son Şifresi

Lider HEPGENÇ

Tolga Öztorun'un kaleme aldığı "Ormanın Son Şifresi" adlı çocuk kitabı Meraklı Kaşifler etiketiyle okuyucularıyla buluştu. Büşra Sarı'nın resimlediği, Özge Doğar'ın editörlüğünü yaptığı kitap, Deniz, Ece, Mert ve Zeynep adında dört meraklı çocuğun Manyas Gölü'nden Kaz Dağları'na, Tuz Gölü'nden yağmur ormanlarına uzanan doğa temalı bir gizem ve keşif hikâyesi.

Tolga Öztorun'un doğaya ve hayvanlara olan hassasiyetinin yalnızca kitaplarından ibaret olmadığını, bunu eylemlere dökerek de yaşadığını biliyorum. Hayatını, doğaya ve hayvanlara adamış biri olarak Ormanın Son Şifresi isimli kitabında çocukları Türkiye'nin farklı doğal alanlarında gezdirerek büyük bir maceraya çıkarmışsın. İklim krizini çocukları ürkütmeden hissettirmeye çalışmışsın. Bu röportaj aracılığıyla kitapları çocuklarla buluşturan ebeveynleri de senin yazma macerana ortak etmek istiyor ve sorularıma başlıyorum. 

- Kitabı, sana "dünyayı sevmeyi, hayvanlara şefkatle bakmayı, çiçeklerin güzelliğini fark etmeyi ve kendini sevmeyi öğreten" babana ithaf etmişsin. Hikâyedeki dede-torun ilişkisini göz önünde bulunduracak olursak bu ilişkideki bağı kendi baban ile arandaki bağdan yola çıkarak kurguladığını söyleyebilir miyiz? Daha da net olmak gerekirse bize babandan ve bugünkü Tolga'ya katkılarından biraz da ayrıntılı bahsedebilir misin?

Her çocuk gibi babamın çocuğu olmaktan gurur duyuyorum. Babam bana gerçekten de bugünkü Tolga'nın temellerini attı. Üzerine de zaman içinde ben inşa ettim. Romanı yazarken Deniz'in dedesi nasıl yol gösteriyor ya da kolaylaştırma yapıyorsa babam da bana öyle yol gösterdi. Günü geldi arkadaşlarıma yardım etmeyi, günü geldi hayvanları korumayı, günü geldi bir çiçeğin önünde durup onu fark etmeyi ondan öğrendim. Babamın bana verdiği en büyük şeylerden biri de hayata bakma biçimiydi. Dünyayı yalnızca insanların yaşadığı bir yer olarak görmemeyi öğretti. Bir hayvanın da bir ağacın da küçücük bir çiçeğin de bu dünyanın bir parçası olduğunu ve bizim onlara karşı bir sorumluluğumuz bulunduğunu hissettirdi. Bunu büyük cümlelerle, ders verir gibi anlatmadı. Daha çok yaşayarak gösterdi. Bugün yaptığım birçok şeyin içinde onun izini görüyorum. Hayvanlarla kurduğum ilişkide, doğaya bakışımda, çocuklarla çalışırken onlara yaklaşımımda… O yüzden romandaki dede karakterini yazarken tamamen hayalden bir karakter yaratmadım. Babamdan aldığım duyguyu, sevgiyi ve güveni hikâyenin içine taşıdım.

- Deniz ve arkadaşları Türkiye'nin farklı bölgelerinde uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu durakları seçerken nasıl bir çalışma yaptın? İçlerinde seni kişisel olarak en fazla etkileyen veya yazarken yeniden gitmiş gibi hissettiren bir yer oldu mu?

Bu bölgeleri seçerken en çok kendime torpil geçtim. Gitmeyi sevdiğim, etkilendiğim yerleri seçtim. Çünkü bana benzeyen çocuklar da eminim ki benim gibi etkileneceklerdi. Uzun uzun anlatmaya, gitmemişlere görmüş hissini yaratmaya çalıştım. Benim için bir yeri değerli yapan sadece ne kadar güzel olduğu değil, insanda nasıl bir duygu bıraktığı. Bazen bir gölün kenarında geçirilen birkaç saat, bazen bir ormanın içinden yürümek, bazen de hiç beklemediğiniz bir yerde karşılaştığınız bir insan, hafızanızda çok büyük yer kaplayabiliyor. Kitapta da biraz bu duygunun peşinden gittim. Uzun yolculuklar her zaman biz insanlara iyi geliyor. Yolda olmak, alıştığımız çevreden biraz uzaklaşmak, başka insanlarla ve başka canlılarla karşılaşmak insana kendisini de yeniden hatırlatıyor. Çocukların yolculuğunu kurgularken aslında onların sadece Türkiye'yi keşfetmesini değil, birbirlerini ve biraz da kendilerini keşfetmelerini istedim. Yazarken beni en çok etkileyen yer ise tek bir noktaya indirgenebilir mi, emin değilim. Çünkü her bölgenin bende başka bir karşılığı var. Kimi yerde doğanın büyüklüğü karşısında küçücük hissediyorsunuz, kimi yerde bir hayvanla karşılaşmanız yetiyor, kimi yerde de insan hikâyeleri sizi etkiliyor. Kitabı yazarken bu duyguları çocuklara mümkün olduğunca sahici bir şekilde geçirmeye çalıştım. Bir de şuna çok inanıyorum: Bir yeri gerçekten anlatabilmek için oraya yalnızca gözünüzle değil, kalbinizle de bakmanız gerekiyor. Ben de biraz bunu yapmaya çalıştım.

Tolga Öztorun

- Kitapta çocuklar gerçek hazinenin bilgi, sorumluluk, sevgi ve birlikte hareket etmek olduğunu keşfediyorlar. Senin çocuklarla yıllardır yaptığın çalışmalar düşünüldüğünde, onların doğayla ilişkilerinde en çok eksik olduğunu gördüğün "anahtar" hangisi?

İnsanın en kutsal anahtarı "SEVGİ". Sevmeyi bilmeyen maalesef yardım etmeyi de bilmiyor, paylaşmayı da bilmiyor, korumayı da bilmiyor. Çünkü bir şeyi gerçekten sevdiğinizde onun başına gelen sizi ilgilendirmeye başlıyor. Bir çocuğun bir hayvanı sevmesiyle ona zarar vermemesi arasında çok güçlü bir bağ var. Bir ağacı sevdiğinde onun kesilmesine, bir gölü sevdiğinde kirletilmesine, bir kuşu sevdiğinde yaşam alanının yok olmasına kayıtsız kalamıyorsun. Bunların hepsi biraz sevgiyle başlıyor. Bir çocuğun bir böceği merak etmesine izin vermek, bir köpeğe yaklaşırken onun da bir canlı olduğunu anlatmak, çiçeği koparmadan da sevebileceğini göstermek… Anahtarın biraz burada olduğunu düşünüyorum. Çocuklara sürekli "Doğayı korumalısın" demekten önce, doğayı sevdirebilirsek gerisi daha kolay geliyor. Çünkü sevdiğimiz şeyi korumak için ayrıca büyük bir çaba göstermemiz gerekmiyor. İçimizden geliyor.

- Kitap yalnızca çevre ve iklim sorunlarını anlatmıyor; çocukların göl kıyısını ve sahili temizlediğini, kampanya düzenlediğini, fidan diktiğini ve başkalarını harekete geçirdiğini de görüyoruz. Çocuklara "Doğa için sen de bir şey yapabilirsin" duygusunu vermek için yetişkinler olarak hikâyeler yazmanın dışında neler yapabiliriz?

Nasıl kitap okumayan yetişkinlerin çocukları için "oku" demesi çok anlamlı olmuyorsa, doğaya özen göstermeyen yetişkinlerin çocuklara doğayı korumalarını söylemesi de karşılık bulmuyor. Çocuklar bizim söylediklerimizden çok yaptıklarımızı görüyorlar. En önemli mesele biraz burada. Çocuğa "Çöpünü yere atma" deyip birkaç metre ileride kendi çöpümüzü bırakıyorsak, anlatacağımız hiçbir hikâye onun kadar güçlü olmayacaktır ama birlikte bir sahili temizliyorsak, bir ağaca su veriyorsak, sokaktaki bir hayvana mama koyuyorsak, alışveriş yaparken gerçekten ihtiyacımız olanı seçiyorsak çocuk bütün bunları görüyor ve hayatının bir parçası haline getiriyor. Bir de çocuklara mutlaka alan açmamız gerektiğini düşünüyorum. Her şeyi bizim yapmamız gerekmiyor. Çocukların bir fikir üretmesine, bir kampanya başlatmasına, bir ağacı sahiplenmesine, arkadaşlarını bir şeye ikna etmesine izin vermeliyiz. Bazen yetişkinler olarak "Sen daha çocuksun, ben hallederim" diyerek onların elinden çok güzel fırsatları alıyoruz. Oysa bir çocuğun "Ben de bir şey yapabilirim" demesi çok kıymetli. Çünkü o duygu yalnızca doğayla ilgili değil; çocuğun kendisine duyduğu güvenle de ilgili.

- Yedi anahtar doğaya ilişkin farklı gerçekleri anlatırken sekizinci anahtarın üzerinde "Doğa emanetimizdir." yazıyor. Üstelik dede, bu anahtarın bulunmadığını, kazanıldığını söylüyor. Tolga Öztorun kendi sekizinci anahtarını ne zaman, hangi deneyimle kazandı ve o anahtarın üzerinde ne yazıyor?

Benim sekizinci anahtarım tek bir günde kazanılmadı. Bir olay yaşadım ve "İşte benim anahtarım buymuş" diyemedim hiç. Biraz yıllar içinde birikti. Çocukluğumdan beri hayvanlarla, doğayla ve onların yaşadığı sorunlarla karşılaştıkça bazı şeyleri daha fazla fark etmeye başladım. Bir hayvanın korkusunu gördüğünüzde, bir canlının yardımınıza ihtiyaç duyduğunda ve siz ona yardım edebildiğinizde, bir ağacın kesilmesine üzülürken başka bir yerde dikilen küçücük bir fidanın sizi mutlu ettiğini gördüğünüzde içinizde bir şey değişiyor. Sonra çocuklarla çalışmaya başladım. Onlara hayvanları, çevreyi, iklim sorununu anlatmaya başladım. Onların gözlerindeki merakı ve bir canlıya duydukları sevgiyi gördükçe, aslında benim de onlardan öğrenmeye devam ettiğimi fark ettim. Belki de sekizinci anahtarın en önemli tarafı bu: İnsan doğayla ilişkisinde hiçbir zaman tamamen "öğrenmiş" olmuyor. Benim anahtarımın üzerinde "Emanet aldığını sev" yazardı herhalde. Bu anahtarın insana verdiği bir tevazu var. Dünya bizim için varmış gibi davranmak yerine, dünyanın yalnızca bize ait olmadığını hatırlatıyor. Biz de bu hikâyenin içindeki canlılardan biriyiz. Bence bunu gerçekten hissettiğiniz gün, sekizinci anahtar biraz daha elinize yaklaşıyor. Hâlâ o anahtarı öğreniyorum. Belki de en güzel tarafı bu. Çünkü sevgi gibi, merhamet gibi, doğayla kurduğumuz bağ gibi bunun da bir son noktası yok.

Kaynak: Birgun

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…