İçeriğe geç
  • Dolar 49,4204
  • Euro 55,4110
  • Sterlin 65,5953
  • Bitcoin 4.059.283 ▲ %1,53

avrupa

Almanya'da aşırı sağın kurumsal normalleşmesi ve solun sınavı

Bir analize göre, Almanya'da aşırı sağın yükselişi yalnızca oy oranlarıyla sınırlı değil. Magdeburg'da AfD'li adayın eyalet parlamentosu başkanı seçilmesi, merkez siyasetin sınırları esnetmesiyle birlikte aşırı sağın kurumsal normalleşmesine işaret ediyor.

BirGün'ün haberine göre, Zafer TAŞKIN’ın Frankfurt imzasıyla aktarılan analiz, Almanya’da siyasal tartışmanın artık yalnızca aşırı sağın oy oranıyla sınırlı kalmadığını, toplumsal koşulların nasıl şekillendiğini ve merkez siyasetin bu koşullara nasıl yanıt verdiğini mercek altına alıyor.

Magdeburg’daki gelişmeler bu bağlamda sembolik bir önem taşıyor. AfD’nin Tobias Rausch’ı eyalet parlamentosunun başkanı yapan süreçte, Rausch’a oy veren 48 sandalye, AfD’nin 39 sandalyesi ve Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) 5 sandalyesiyle karşılaştırıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. BSW’nin Rausch’a oy verdiğini açıklaması; ancak gizli oylama nedeniyle bu oyların kaynağı kesin olarak bilinmiyor. Şu an için AfD ve BSW dışından oyların geldiği düşünülüyor; özellikle CDU’lu milletvekillerinden geldiğine dair güçlü işaretler bulunuyor.

Bu durum, sadece birkaç CDU milletvekilinin AfD’li bir adaya oy vermesi meselesini aşan bir öneme sahip. Asıl mesele, aşırı sağın kurumsal olarak normalleşmesinin, yalnızca kendi tabanının büyümesiyle değil, merkez siyasetin bazı kesimlerinin de onunla sınırları esnetmesiyle gerçekleşip gerçekleşmediğidir.

EKONOMİ VE SINIF SİYASETİ başlığı altında ele alınan bu analiz, aşırı sağın yükselişinin yalnızca propaganda ya da kültürel çatışmalarla açıklanamayacağını vurguluyor; her siyasal hareketin belli toplumsal çelişkiler üzerinden yükseldiğine dikkat çekiliyor. Almanya’da konut krizi, ücretlerin yaşam maliyetlerinin gerisinde kalması, sanayisizleşme, güvencesiz çalışma ve sosyal devletin daralması gibi etkenlerin birleşimi, ekonomik baskı birikimini ortaya çıkarıyor. Bu durum savaş ve savunma harcamalarının artışıyla da bağlantılı bir bağlamda ele alınıyor.

Buna karşılık, yaşanan ekonomik sorunların otomatik olarak sınıf bilinciyle ilişkilendirilemediği, ideolojik ve siyasal mücadeleyle belirlenen bir çerçeveye ihtiyaç duyulduğu belirtiliyor. Aynı ekonomik sorunlar, farklı toplum kesimlerinde farklı siyasal sonuçlar doğurabilir; örneğin ücret yetersizliği, konut maliyetleri veya sanayisizleşme göç, ulusal kimlik ya da kültürel çatışma üzerinden de gerekçelendendirilebilir.

Sağın başarısının temel alıcı gücü, toplumsal hoşnutsuzlukları başka yerlere işaret ederek açıklama eğilimi olduğuna işaret ediyor. Böylece işçi sınıfı veya düşük gelirli kesimler arasındaki sorunlar, sermaye-emek ilişkileri yerine göçmenlik ya da ‘yabancı’ gibi aktörlerle ilişkilendirilebiliyor; bu da sınıfsal çelişkinin kültürel çatışmaya dönüştürülmesiyle sonuçlanıyor.

CDU/CSU, SPD ve Yeşiller arasındaki gerçek farklılıkları görmezden gelmeden, son yılların ortak ekonomik zemininin incelenmesi gerektiğini vurgulayan metin; emek piyasalarının esnekleşmesi, sosyal devletin yeniden yapılandırılması, özelleştirmeler, kamu yatırımlarındaki yetersizlik ve piyasa merkezli politikaların farklı hükümetler dönemi boyunca değişik biçimlerde sürdürüldüğüne dikkat çekiyor. Bu politikaların toplumsal maliyetleri bugün daha belirgin hale geliyor.

Ancak siyasal sistemin bu maliyetleri açıklamada zorlanması, yalnızca ekonomik değil, ideolojik bir boşluğun da ortaya çıkmasına yol açıyor. Yoksulluk konusu ya sosyal politika sorunu olarak mı ele alınacak yoksa yoksulun kendisi mi sorun haline getirilecek? Sanayisizleşmenin nedenleri, ekonomik ve sınıfsal ilişkiler üzerinden mi tartışılacak yoksa bedeli başka toplumsal gruplara mı kaydırılacak? Savaş ve silahlanma konuları da kamu kaynaklarının kullanımını nasıl etkileyecek biçimde sorgulanacak yoksa savaşa itiraz edenler mi şüpheli konumuna getirilecek?

Sol Partisi’nin (Die Linke) Berlin’deki yükselişi, toplumdaki hoşnutsuzluğun tek bir yönde ifadesinin olmadığını gösteren önemli bir örnek olarak öne çıkıyor. Berlin’deki seçimde Die Linke’nin birinci parti konumuna yükselişi, konut, ücretler ve yaşam maliyeti gibi konuların doğrudan insanların maddi yaşamını etkilediğini gösterırken, ekonomik sorunlar yaşarın sola zorunlu yönlendirme olarak algılanmamalı olduğunu da ortaya koyuyor.

Buradan hareketle, maddi koşulların siyasal sonucu otomatik olarak belirlemediği; bu koşulların nasıl örgütlendiği ve hangi siyasi anlamla ifade edildiğinin belirleyici olduğu savunuluyor. Benzer çelişkiler, sağ taraf için milliyetçilik ve yabancı düşmanlığına, sol taraf içinse sosyal haklar, emek ve yeniden bölüşüm taleplerine dönüşebilir; işte bu siyasal tercüme mücadelesinin kendisi üzerinde durulması gereken nokta.

Antisemitizm tartışmasına ilişkin olarak ise, Yahudilere yönelik düşmanlığın hangi çevreden gelirse gelsin reddedilmesi gerektiği vurgulanıyor. Ancak antisemitizm ile İsrail hükümetinin politikalarının eleştirilmesini eşitlemenin de doğru olmadığı, eleştirinin içeriği ve hedefinin belirleyici olduğunun altı çiziliyor. Gazze’deki sivil ölümlere tepki göstermek ya da Filistinlilerin yaşam hakkını savunmak tek başına antisemitizm değildir; bir devletin dış politika eleştirisiyle Yahudilere yönelik düşmanlığı aynı kefeye koymamak gerektiği belirtiliyor. Antisemitizmin ölçütünün siyasi kamp üzerinden değişmemesi gerektiği ifade ediliyor. Die Linke’nin Berlin’deki yükselişi, toplumsal hoşnutsuzluğun tek bir yöne yönlendirilmesi gerekliliğini reddediyor ve maddi koşulların siyasal sonucu otomatik olarak belirlemediğini, bu koşulların nasıl örgütlendiği ve hangi anlamla ifade edildiğinin belirleyici olduğunu gösteriyor.

Berlin deneyiminin bir diğer çıkışı ise, toplumsal hoşnutsuzluğun yönlendirilmesinin bir hegemonya mücadelesi olduğudur. Sol ve sağ arasındaki ideolojik ayrımlar, konut, ücretler, kamu hizmetleri, sanayi ve savunma harcamaları gibi konuların tek başlıkta kalmaması gerektiğini gösterir. Bu konular, toplumun paylaşılan kaynaklarının, risklerin ve maliyetlerin kimler arasında dağıtıldığı sorusuyla bağlantılıdır.

Sonuç olarak, Almanya’daki temel soru sadece AfD’nin büyümesi değildir; esas soru, toplumdaki gerçek hoşnutsuzluğun hangi siyasete yönlendirileceğidir. Aşırı sağın yükselişi, kapitalist toplumun çelişkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez; bu çelişkiler, farklı siyasal biçimler üzerinden ifade edilmeye devam edecektir. Bu çerçevede, sınıfsal ve toplumsal siyasal perspektifin yeniden nasıl inşa edildiği, ileriki dönemde hem solun konumunu hem de genel siyasi iklimi belirleyecek kritik bir belirleyici haline gelecektir.

TürkAta Haber Ajansı

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…