Tutuklu Kaos GL YK Üyesi Janset Kalan BirGün'e konuştu: Meşruyuz, kararlıyız
Kaos GL Yönetim Kurulu Üyesi Janset Kalan "Kadınların katledildiği, çocukların işçi olarak çalıştırıldığı, transların nefret cinayetleri, yoksulluk ve şiddetle sınandığı, yurttaşların geçinemediği için özkıyım gerçekleştirdiği bir hakikatte "en ahlaklı topluluk biziz, en güvenli biziz" diyenlerle hesaplaşabilirim ancak" dedi.
İktidarın "aileyi" ve "çocukları" koruma söylemi üzerinden LGBTİ+'ları hedef alan politikaları, eylül ayında gerçekleştirilen "Ailem Güvende" operasyonlarıyla yeni bir boyuta taşındı. Operasyonlarda LGBTİ+ dernekleri, hak savunucuları ve dayanışma ağları hedef alınırken çok sayıda kişi gözaltına alındı ve tutuklandı; derneklerin ofisleri arandı, dijital materyallere el konuldu. LGBTİ+ örgütleri ve hak savunucularına ait çok sayıda internet sitesi ile sosyal medya hesabına da erişim engeli getirildi.
Soruşturmalarda öne çıkan suçlamalardan biri ise son dönemde sanatçılardan sosyal medya kullanıcılarına kadar giderek daha geniş bir kesimin karşısına çıkarılan "müstehcenlik" oldu.
Operasyon kapsamında tutuklanan isimlerden biri de Kaos GL Yönetim Kurulu Üyesi ve insan hakları savunucusu Janset Kalan. Cezaevinden BirGün'ün sorularını yanıtlayan Kalan, hakkındaki suçlamaların yanı sıra trans bir kadın olarak gözaltında ve cezaevinde karşı karşıya kaldığı uygulamaları da anlattı.
'İYİYİM DEMEK NE KADAR MÜMKÜNSE O KADAR İYİYİM'
Gözaltına alındığın andan tutuklanmana kadar geçen süreci anlatır mısın? Nasıl hissediyorsun?
Yolsuzluğun konuşulduğu şu günlerde MESEM'ler yüzünden iş cinayetlerinde hayatını kaybeden çocuklar var. 18 yaş altında evlendirilerek doğuma zorlanmış yaklaşık 55 bin kız çocuğu istatistiklere yansıdığı halde görülmüyor. TV programlarında şiddet, taciz, sömürü hikâyesi reyting yapıyor. Bunları yaşarken kendi hakları, başkalarının hakları; eşitlik özgürlük, adalet ve hukukun üstünlüğü için sesini yükselten bir travestinin hukuksuzca, keyfi şekilde tutuklanmasına "ailem güvende" diyebilen bir siyasi operasyona cevap vermeye tenezzül dahi etmiyorum.
12 Eylül gecesi evimden gözaltına alındım 3 gün nezarethanede çok kötü koşullarda tutuldum. Herhangi bir irade ve karar hakkım olmayan bir muameleyle, hiçbir mahremiyetim gözetilmeden bedenim alenileştirildi. Her türlü ihlale açık halde bir hücreye kapatıldım.
Yapısal meselelerin getirdiği hak ihlallerinin bana özel olmadığını biliyorum. Bu nedenle raporlarken de bunun altı çizilerek raporlanmalı diye düşünüyorum. Cinsiyetin hukuki tanınırlığını yani transların cinsiyet kimliklerinin resmi evraklarında düzeltilmesi hakkını düzenleyen Türk Medeni Kanunu madde 40'a göre erkek olarak sınıflandırıldığım için bir kadının gözaltı ve tutukluluk durumlarında gözetilen bedeninin mahremiyeti ve bütünlüğü kuralları benim için uygulanmadı. Yasal tanınırlığın olmadığı tüm otoriter rejimlerde transların karşılıştığı bu ihlali ben de yaşadım. Cezaevinde en azından, tanımadığım, rızamın olmadığı erkeklerin önünde soyunmak zorunda kalmadığım için, sınırlı da olsa mahremiyetim korunduğu için kendimi nispeten daha güvende hissediyorum.
Tutuklama kararında "müstehcenlik" suçlamaları öne çıkıyor. Sen de bir mektubunda "Ne benim bedenim ne de başka kadınların bedenleri müstehcen" dedin. Bugün "müstehcenlik" kavramının transların ve LGBTİ+'ların kriminalize edilmesinde nasıl kullanıldığını düşünüyorsun?
Müstehcenlik kavramının, araçsallaştırılmasına ilişkin 2026 başında LGBTİ+ dernekleri bir paylaşım yapmışlardı. Nitekim feministler de 2000'den beri Medeni Kanun ve Ceza Kanunu'na ilişkin yürüttükleri kampanyalarda bu kavramın işaret muğlaklığına dikkat çekmişti. Kadın bedeni, kadın cinselliği, sanatsal ifade özgürlüğü ve üretimlerine karşı sansürleme, cezalandırma, baskı araçlarını kurumsallaştırmanın bir aracı olarak kullanıldı. Yine bekar kadınlar ve boşanmak isteyen kadınlar açısından kaygı verici bir itham aracı olarak kullanıla geldi. Hukuk felsefecileri de bu muğlaklığın ve keyfiliğin insan hakları açısından nasıl bir sorun oluşturduğunu ortaya koyan makaleler yayınlamışlar. Yani makbul sayılmayan ya da daha az makbul görülen herkes için hukukun bir sopası olarak hep sallanmıştır. Ne yazık ki, emek, demokrasi, insan hakları ve kadın örgütleri ancak bunu iş bu raddeye geldiğinde anladı. Aynı şey LGBTİ+ hareketi için de geçerli. Şu iki yıldır bifiil gündemimiz oldu ve ciddi bir mücadele ile alanına dönüştü. Bu konuda hak savunucusu ve örgütlerinin bir özeleştiri vermesi gerekiyor.
LGBTİ+'lar açısından, özellikle trans kadınlar açısından hukuki bir tanınırlık ve korunma hakkı, eşit erişim söz konusu olmadığı için bu kavramın geçtiği TCK 226 çok kullanışlı bir suçlama aracına dönüştü. Benim de tutukluluğuma gerekçe olan siyasi operasyonda KAOS GL haber sitesinde yayınlanmış içerikler ve haber görsellerinden bazıları müstehcenlik ithamıyla ifadede önümüze konuldu. Yıldız Tar cezaevindeyken kendisine gönderdiğim mektupta bana ilham veren, yıllar önce İtalya'da gittiğim bir fotoğrafı sergisinin kapak fotoğrafı müstehcen olarak önüme konuldu. Aynı operasyonda tutuklanan trans kadınların havuz başındaki bikinili, mayolu fotoğrafları cinsellik çağrıştırdığı gerekçesiyle müstehcen oldukları iddiasında bulunuldu. Geçtiğimiz yıl 25 Kasım'da mahkemenin bana verdiği cezanın gerekçesi de üzerimdeki yazlık elbisenin dekoltesinin olması ve bacaklarımın gözükmesiydi. Bunları nü eserlerin ya da kadın bedeninin herhangi bir halinin müstehcen olabileceği fikrinde olarak yazmıyorum. Ancak bu uygulamalardaki keyfiliğe somut örnekler vermek için yazıyorum. Sivil toplumun da, toplumsal muhalefetin de, hak savunucularının da müstehcenlik konusunda söylemleri zayıf. Bu muğlaklık ve keyfiliğe karşı duruş sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Öyle ki cinsel sağlık ve üreme sağlığı hakkında konuşamaz hale geldiğimiz bir Türkiye'de yaşamayı dert edinebilmeliler.
Bir hak örgütünün yönetim kurulu üyesi olmanın ve insan hakları savunuculuğu faaliyetlerinin ceza soruşturmasının konusu haline gelmesini nasıl değerlendiriyorsun?
Otoriter rejimlerde hak savunucuları ve örgütlerinin her türlü faaliyeti süren bir baskı, hedef gösterme, şiddet ve cezalandırmanın konusu edilir. Bu bizim için de geçerli. Ancak unuttukları şey şey ne kadar meşru, inatçı ve kararlı olduğumuz.
Operasyonun adı "Ailem Güvende". Son dönemde LGBTİ+ karşıtı politikalarda "aile" ve "çocukların korunması" söylemlerinin giderek daha fazla kullanıldığını görüyoruz. Sence iktidar neden LGBTİ+'ları özellikle bu kavramlar üzerinden hedef alıyor?
Dünyadaki LGBTİ+, toplumsal cinsiyet eşitliği, hak karşıtlığı trendine bakmak gerekiyor. Ortada ciddi bir ekonomi-politik var. Takip edilmeyen ve yolsuzlukları örtbas eden ciddi iş birlikleri ve transferler söz konusu. Türkiye de bu cenaha eklemlenip bu politikadan pay almaya çalışıyor.
Dolayısıyla Macaristan'da Orban yönetiminin yolsuzlukları bugün bir bir ortaya saçılırken, Trump yönetiminin ve Amerikan Evanjelistlerin mali trafiği çeşitli yolsuzluk dosyalarında ortaya dökülürken bu söylemlerin katalizatörü Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nda görev yapmış biri 2 milyarlık fon skandalının merkezindeki kişiyken yürütülen LGBTİ+ karşıtı politikaların ve söylemlerin ekonomi-politiğini ciddi şekilde takip edip söylemlerin arkasını ifşa etmek gerekiyor.
Yılda 450 kadının ayrılmak istedikleri eşleri, partnerleri, aile içindeki, yakınlarındaki erkekler tarafından katledildiği, MESEM'ler aracılığıyla çocukların çocuk işçi olarak çalıştırıldığı, çocukların sömürüye ve şiddete uğradığı, transların nefret söylemleri, nefret cinayetleri, yoksulluk ve şiddetle sınandığı, yurttaşların geçinemediği için öz kıyım gerçekleştirdiği bir hakikatte "en ahlaklı topluluk biziz, en güvenli biziz" diyenlerle hesaplaşabilirim ancak.
Tecrit sizin için nasıl uygulanıyor? Diğer mahpuslarla temasınız, ortak alanlara erişiminiz ve sosyal iletişim imkanınız nasıl?
Ben tecritle ilgili deneyimlerime tek başıma bir veri oluşturabilecek durumda değilim. Cezaevinin yalnızca eşcinsel erkekler ve trans kadınların uyguladığı bürokratik bir uygulama var. Ben de diğer gay ve travesti/trans kadın mahpuslar gibi "bulaşıcı değildir" raporum çıkana kadar tekli hücrede, ağırlaştırılmış müebbet hapis koşullarında tutuldum. Ben diğer trans tutuklulara göre nispeten daha şanslıydım. Çünkü rutin yaptırdığım cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar taramalarımdan sonuncusu gözaltına alınmadan hemen önceydi. Dolayısıyla, bir hafta tekli hücrede tutulduktan sonraki ilk hastane sevkinde tetkik sonuçlarına erişebildikleri için raporum hemen yazıldı ve ertesi gün koğuşa alındım. Birçok lubunya için bu süreç daha uzun sürüyor. Türkiye'de etkin bir cinsel sağlık ve üreme sağlığı politikası olmayışı, bu konuda yeterli eğitim ve farkındalık çalışmalarının yokluğu, cezaevlerinde yalnızca trans kadınlara şart koşulan cinsel yolla aktarılan enfeksiyon raporundaki ayrımcı uygulama, cezaevine gelen pek çok tutuklu ve hükümlü gay ve trans hayatlarında belki de ilk kez bu tetkikleri yaptırabiliyor.
Şu an koğuşta diğer trans kadınlarla bir aradayım. Burada tanıştık ve birbirimize imkanlarımız ölçüsünde destek olmaya çalışıyoruz. Uzun yıllardır burada bulunan hükümlü koğuş arkadaşlarımdan cezaevinde yaşamayı öğreniyorum. Birbirimize lubunya gullümü ile bolca neşe olmaya gayret ediyoruz.
Tutuklu Nedime Erdoğan BirGün'e konuştu: Bizim ailemiz güvende değil
Kaynak: Birgun
